Üç harfliler: GDO -Nedir ne değildir ?-


SONY DSCTüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de gündemimizde düşmeyen üç harfli kısaltma GDO yani Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar. Yani organizmaların genleri ile laboratuvar ortamında değiştirilmesi olayı. Ve oluşan yeni organizmaya da trans genetik organizma denmektedir.1970’li yılların başından beri geliştirilen modern biyoteknoloji teknikleri ile canlıların genetik yapısında geleneksel ıslah metodları ve doğal üreme-çoğalma süreçleri ile elde edilemeyen değişikliklerin yapılması mümkün olmuştur. Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü haricinde bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilmiş bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara genel olarak “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizma (Genetically Modified Organism, GMO)” ya da kısaca “Transgenik” denilmektedir.(1)
Bu tanımdan yol çıkarak dünyamızın korkulu rüyası haline gelen bu üretim şekli konusunda çeşitli yorumlar yapılması veya herkesin yorum yaparak bilgi kirliliği yaratması olayın önemini gölgede bırakıyor. Ve o yüzdendir ki ülkemizde medyaya düştüğünde panik yaşıyoruz. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bilgi ve teknoloji çağında bunların olması normal bir durumdur. Gelişmiş ülkeler yani bilgiye yatırım yapan ülkeler bu tür modern teknikleri kullanarak sermaye kazanımı elde ediyorlar. Yani bunu çıkaranlara kızmamak lazım diye düşünüyorum. Meslek gereği tarım sektörü içinde bulunduğumdan insan beslenmesinin temelini bitkisel ve hayvansal gıdalardan oluştuğu için konu bu kadar önemlidir.
Bu ürünlerin bu denli yaygınlaşmasının sebeplerinin başında nüfus artışının aşırı olmasıdır. Çünkü artan nüfusu doyurmak için geleneksel üretim yolları yeterli olmayınca birim alanda daha fazla verim alma fikri ortaya çıkmıştır. Fakat bunun sağlanabilmesi için hastalık ve zararlılar ile mücadele, ürün olgunlaşma dönemlerinin değişmesi, tarımsal ilaçlara karşı dayanıklılığın artırılması gerekiyordu ki buda biyoteknolojik gelişme ile yakalandı. O yüzdendir ki en çok tarım sektöründe kullanılmaktadır.
Dünya nüfusunun hızla artmasına karşılık tarım alanlarının sınırlı olması tarımsal üretimde verim artışını zorunlu kılmaktadır. Açlıkla mücadele ve daha ekonomik ve çevreci tarımsal üretim olduğu öne sürülerek üretimine başlanılan transgenik bitkisel üretim alanı gün geçtikçe hızla büyümektedir. GDO’lu ürünlerin 1996 yılında ilk defa ticarileşmesinden beri üreticiler GDO’lu ürünlerin ekim alanını her yıl en az %10 artırmaktadırlar. 1996 yılında 1.7 milyon hektar olan transgenik bitki ekim alanı 2008 yılında 125 milyon hektara ulaşmıştır.(2)
Görüldüğü üzere bu üç harfliden kurtulamayacağız. Çünkü kendinizi besleyecek üretimi sağlayamazsanız bu tür ürünleri –mısır, soya fasulyesi, pirinç vb.-üretmek veya satın almak zorundasınız. Ülkelere baktığımız zaman bu ürünlerin tamamını hem üretip hemde tüketenlerde bulunmakta, sadece üretip dış ülkelere satıp kendi vatandaşları için kullanmayanlarda bulunmaktadır. İşte burada devlet daha doğrusu devlet kurumu olan tarım bakanlığı devreye girmektedir.
Devlet anayasaları ve uluslararası sözleşmelerde var olan devletler vatandaşlarını sağlıklı gıdalarla beslemelidir ilkesine artık güvenli gıda sağlamakta eklenmiştir. İşte burada iş bakanlığa düşüyor. İzlenmesi gereken iki yol vardır. Ya yeterli besin üretip güvenli gıda üretip yurttaşlarınıza sunacaksınız ya da üretimde yetersiz kaldığınız için bu ürünleri ithal edip veya yetiştirip yedireceksiniz. Zaten GDO ilk piyasa sürülürken anlatılan pembe yalanların hepsi ortaya çıktı. Bu aslında başta tohum olmak üzere büyük sermaye şirketleri ilaç, gübre sektörlerini eline alarak tekelleştiler. Tıpkı Henry Kissenger’ın dediği gibi “Eğer petrolü kontrol ederseniz ülkeyi kontrol edersiniz, gıdayı kontrol ederseniz nüfusu kontrol edersiniz” sözü her şeyi anlatmaktadır. Aslında bu şirketler gıda sorununa çözüm değil kendi karlılıklarını artırmak peşindedir.
Bilindiği gibi, insan yaşamı, hukuk alanıyla korunması gereken değerlerin başında yer almaktadır. Bu nedenle uluslararası sözleşmelerde taraf devletlere bünyesindeki bireylerin yaşam haklarını gereği gibi kullanmalarını temin etmek konusunda pozitif bir yükümlülük yüklenmiştir. Bu yükümlülük, bireylere de sağlıklı bir çevrede yaşamalarının sağlanması konusunda gereken yasal tedbirlerin alınmasını devletten talep etme hakkı vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 17. maddesi uyarınca herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.(3)
Ülkemizde GDO ve ürünleri ile ilgili mevzuat çalışmaları kapsamında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından 26 Ekim 2009 tarihli ve 27388 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak ‘Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik’ yürürlüğe sokulmuştur.(4)
18 Mart 2010’da yürürlüğe giren “5977 Sayılı Biyogüvenlik Kanunu” ile Türkiye?de genetiği değiştirilmiş gıdaların ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimi yasal zemine oturtulmuştur. Kanun gereğince GDO ve ürünlerinin onay alınmaksızın piyasaya sürülmesi, kullanılması veya kullandırılması, genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi, GDO ve ürünlerinin piyasaya sürme kapsamında belirlenen amaç ve alan dışında kullanımı, GDO ve ürünlerinin bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaktır. GDO ve ürünleri ile ilgili başvuruların değerlendirilmesi ve kanunun 9.maddesinde belirtilen görevlerin yürütülmesi için “Biyogüvenlik Kurulu” oluşturulur. Biyogüvenlik Kurulu, Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi ve Sosyo- Ekonomik Değerlendirme Komitesi görüşlerini dikkate alarak kararlarını oluşturmak ve bu kararları ve önerilerini Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na sunmakla görevlidir. Biyogüvenlik Kanunu, izin alınmış olsa dahi, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanmasına karşı oluşan zararlardan GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerde bulunanları sorumlu tutmaktadır.(5)
Aslında hem uluslar arası hem de ülkemizde mevzuatlar çok açıktır. Yani ya yasaklanmakta ya da belli miktarlarda tüketimine izin verilmektedir. Avrupa Birliği ülkelerinde GDO oluşacak risklerde firmalar sorumlu tutulmaktadır. Böyle bir durumla karşılaştığında üreten ve satan firmalara her türlü yaptırım uygulamaktadır. Çünkü anayasal hukukun üstün olduğu ülkelerde halk mağdur edilemez. O yüzden şuan bakanlık GDO ilgili bir haber çıksa hemen yalanlamaktadır ki bunu son bebek maması olayında gördük. Daha önce pirinçte çıkmıştı fakat ustaca kapatıldı. Şimdiki biraz vahim durum dünyaca ünlü bebek maması firması nasıl saklanabilirdi. Ama bakanlık ona da çözüm buldu yönetmelik değiştirilerek % 0,9 altında olan ürün bulaşmış ürün sayılır ve bu ürünler biyogüvenlik kurulu kararı ile kullanılabilir dedi. Yani halkının sağlığını düşüneceği yerde firmanın karlılığını düşündü.
Biyoteknolojinin, bitkilere dayanıklılık genlerinin aktarılmasında kullanılan bakteriyel kökenli toksin üreten çeşitlerin geliştirilmesi amacıyla kullanılması durumunda, istenmeyen genlerin doğaya bulaşması sonucu ekolojik dengenin bozulması olasıdır. Doğada türler arası gen alışverişinin olduğuna dair birçok örnekler vardır. Doğa dikkatli bir şekilde gözlendiğinde türler arası gen akışının devam eden bir süreç olduğu, dolayısıyla da GDO’dan da yabani akrabalarına gen akışının mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Gen alış verişinin sonuçlarının görülmesi kısa zaman içinde gerçekleşmemektedir. İnsan ömrü bu sonuçları görecek ölçüde uzun değildir. Unutulmamalıdır ki insan ömrü evrim süreci içinde önemsenmeyecek kadar kısadır. Sonuç olarak genetiği değiştirilmiş organizmalar, genetik çeşitlilik üzerinde ciddi bir potansiyel tehlikedir. Bu durum özellikle gen ve orijin merkezi durumunda olduğumuz kültür bitkilerinin yabani akrabalarının çok bulunduğu alanlar ile türler arası melezlenmenin yaygın olarak görüldüğü bazı familyalar için daha büyük önem kazanmaktadır.(6)
Kısacası yapılan tüm çalışmalar bu organizmaların zararlarını ortaya koymuştur. Karşısında ise tekelleşmiş şirketlerin daha fazla besin yalanından yani daha çok kardan başka iyi bir yönü dünya kamuoyuna gösterilememiştir. Çünkü bu transgenetik bitkilerin üretimi insana, hayvana ve çevreye olumlu bir etkisi olduğunu bilimsel olarak ortaya koymuş değillerdir.
GDO’ların tohum olarak kullanımı düşünüldüğünde ekolojik dengeye olabilecek etkileri, biyoçeşitlilik ve/veya bölgeye özel tarım ürünleri üzerinde yok olma riski yaratabilecek olmaları, sağlıklı kişiler üzerinde olası etkileri ile tartışma yaratmaktadırlar. GDO’lu ürünlerin sağlık, biyolojik çeşitlilik ve çevre üzerine etkilerini irdelemekte fayda vardır. Sağlığa olan etkileri konusunda dünyada olduğu gibi Türkiye’de de araştırmalar ve yayınlanmış olan bilimsel çalışmalar yetersizdir. Bu nedenle bilim insanları arasında farklı görüşler vardır. Biyolojik çeşitliliğe ve çevreye olabilecek etkileri ise tarım yapan ülkeleri ekonomik boyutta etkileyebilecek düzeydedir. Terminatör teknolojisi adı verilen bir teknik ile üretilebilen GDO’lu tohumlar ertesi yıl tohum vermemek üzere tasarlanabilmektedir. Tohumun ekildiği yıl mahsul alınır, çiftçinin ertesi yıl tohumluk olarak kullandığı, ekinin içinde oluşan çekirdek ise oluşmamakta veya kısırlaştırılabilmektedir.(7)
GDO’ların Tehlikeleri Nelerdir? Halen saptanmış riskleri şöyle sıralayabiliriz:
Gıdalarda yeni toksinler (zehirli maddeler) ve allerjenler (alerjilere neden olan etmenler) ortaya çıkabilir.
Doğal olmayan gıdalarda şimdiden öngörülemeyen tehditler insanlara geçebilir.
Gıda üretiminde kimyasalların kullanımının artması, su ve toprak kirletilmesini hızlandıracaktır.
GDO’lara aşılanan ilaç direnci zararlı otlara geçebilir. Böylelikle, yaban otu öldürücü kimyasaldan (herbisit) etkilenmeyen zararlı bitkiler tarım alanlarını işgal edebilirler.
Türler arasında var olan hastalık bariyerleri kırılabilir (bir türü etkileyen hastalık genellikle öbür türler için tehdit değildir, ama genetik aktarım ile bu engeller kalkabilir).
Ekin ürünlerinde canlı çeşitliliği yitirilebilir (herkes aynı tip ekini ekince pek çok tür yok olacaktır).
Ekolojik dengenin zarar görmesi: Canlılara yapay olarak eklenmiş özellikler ve bunların kaçınılmaz yan etkileri, hem o canlının gelecek kuşaklarına, hem de bu canlı ile beslenen veya ilişkili öbür canlılara da geçecektir. Bu tür sakıncalar bir kez ortaya çıktığında artık geri döndürülemeyecek ve olumsuz değişimler sınırlandırılamayacaktır. Bu tür sonuçların olumsuz etkilerini tam olarak bu günden hesaplamak veya öngörmek olanaklı değildir.(8)
Kısacası bu üç harfliler pek de yararlı değiller o yüzden daha akılcı çözümler getirmek yerinde olacaktır. Dünyadaki açlığın ya da nüfus artışının önlenmesi zararlı olan sonuçları tespit edilmemiş olan bilinmeyen bir kavramla aşılacağı düşüncesi çok mantıksızcadır. Tabi bunu da çözecek tek otorite etik kurallar ve her türlü kişisel çıkardan arıtılmış bir bilim dünyasıdır. Yani bilim bu sorunları çözmediği sürece bu üç harfli yaşamımızı daha çok meşgul edecektir.
Kaynaklar:
1-2: OLHAN E., Modern Biyoteknolojinin tarımda Kullanımının Politik ve Ekonomik Yönden Değerlendirilmesi,Farklı Boyutlarıyla Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, Ankara Tabip Odası, 2010.
3-4:EKİCİ T., Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla İlgili Hukuksal Boyut, Farklı Boyutlarıyla Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, Ankara Tabip Odası, 2010.
5:KORKUT, D., SOYSAL, A., Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği,
6: KARAGÖZ, A., Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Bitkisel Biyolojik Çeşitlilik Üzerine Olası Etkileri, Farklı Boyutlarıyla Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, Ankara Tabip Odası, 2010.
7: GÜRAKAN; G.C., Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Analiz Yöntemleri, Farklı Boyutlarıyla Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, Ankara Tabip Odası, 2010.
8: SALTIK A., Genetiği Değiştirilmiş Gıdalar ve Halk Sağlığı, Farklı Boyutlarıyla Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, Ankara Tabip Odası, 2010.

Реклама